Konuya bir gazeteci gözüyle yanaşmayı arzuladığımı daha
baştan belirtmek isterdim. Nedir ki, yakın geçmişte siyasete 'bulaşmamın'
sonucu, bu sefer bunu becerebilecek miyim, bilemiyorum. Çünkü yer yer siyasetçi
olarak da bazı noktaları 'yuvarlak' konuşacağım gibi bir izlenim var içimde.
Aslında Üsküp’te ilk defa bir panele konu olan Yücel olayı da sıradan bir konu
değildir. O, özellikle siyasi yaklaşımı da istemektedir. Hatta konuşmacıyı buna
zorlamaktadır. Bundan dolayı, bu fırsatta burada konuşacaklarım, bu iki
tarafımın ürünü olarak kabul edilmelidir.
'Konuya
nereden girsem' diye düşünürken, bir anda, 1990 yılına döndüm hatıralarla. Türk
Demokratik Birliği’nin henüz kuruluş meclisi yapılmadan, bu konuda
hazırlıklar sürüp, gelişmelerin kafa karıştırıcı dertleri hissedilirken,
kendisiyle çarşıda karşılaştığım 'dostlardan' birinin "Ne o? İkinci Yücel
mi olmak istiyorsunuz?" gibisinden söz sarf etmesinden bir giriş yapayım
dedim. Makedonya’da Türklük davasından hep uzak kalanların arasında hala yer
alan bir meslektaşımın "Hadi hadi sıkılmayın, sigara içenlere sigara,
içmeyenlere de çikolata getiririz hapishaneye!" diye espri
yapması, o zaman beni epeyce düşündürdü. Bu laflar bende sinir
yaratmadı diyemem! Ama bakın, işin hayırlı tarafına: bu iki 'zat-ı
muhterem', ayrı ayrı, bunları söylemeselerdi, ben nasıl başlayabilirdim bu
akşamki konuşmama?!
Belki sizi cevabım ilgilendirmektedir. Ama bunun artık
önemi yok. Şu anda önemli olan Yücel meselesidir. Fırsatı yakalamışken,
geçmişte milli dava uğruna gençliklerini, bazılarının da canlarını bile feda
etmelerinin sebeplerini sergilemektir. Onların hak ettikleri gibisinden
anılmaları, toplumda hak ettikleri yerlerini almalarını sağlamaktır önemli
olanı.
TDB’nin kuruluş hazırlıklarının sürdüğü, kuruluşunun yaşandığı günlerde Yücelle
ilişkilerimizi durup ayrıntılarıyla hiç düşünmedim. Hatta kafamda birbirine
temas ettiği noktalarıyla bu ilişkiyi hiç sorgulamadım. Ama şu anda kendi
kendime bunu sormaya, daha rahat kafa ile aynısını sorgulamaya imkânım vardır:
Gerçekten Türk Demokratik Birliği mi ikinci Yüceldi, Yoksa Yücel mi ilk Türk
Demokratik Birliğiydi? Hatta gelişmelere bakacak olursak, her iki sorudan
alınacak cevaplarda doğruluk payı yüksektir. Yücel, 1912’den sonra Türklerin
milli esasa dayanan ilk siyasi teşkilatlanmasıydı buralarda. İlerleyen yıllarda
Türkler arasında teşkilatlanmalar yoktu denilemez. Aynı manevi kültürden gelip,
Türkiye Cumhuriyeti’ni model gören, onda her zaman kendilerine ağabeylik hakkı
ve rolünün olduğunu yadsımayan teşkilatlanmalardı bunlar. Yücel, ister parti,
ister dernekler türünden olan bu teşkilatlanmalar sonucu bilinçlenmenin ürünü
olarak kabul edilmelidir. Yücele getiren gelişmeler ve zihniyetin ürünü
sayılabilecek TDB de siyasi teşkilatlanmamızın ikinci Yüceli’ydi. Doğrusu onun
kadar önemliydi! Yalnız bazı farklar da yok değildi: Yücelin kurulduğu yıllarla
Türk Demokratik Birliğinin siyasi sahneye çıktığı dönem arasında büyükçe fark
vardır. Bundan ötürü de o dönemde kurulan Yücel, gizli bir teşkilatlanmaydı.
Türk Demokratik Birliğiyse kaydını resmi makamlarda yaptırma fırsatına sahip
aleni teşkilattı. Dahası, o yıllarda bugünün demokratik süreçlerinin olmaması
nedeniyle Yücelcilerin dördü idam ediliyor, bir çoğu hüküm giyiyor... 1945 sonrası
sistemin baskıcı politikaları devam etseydi, TDB de gizli kurulacaktı…
Aramızdan belki gene dördü idam edilecekti, birçoğu hapislerde çürüyecekti...
(Şu anda yerimden kımıldayacağım geldi...)
Bu benzetmeleri zincirlemesine daha da uzatmak mümkündür... Bunların hepsi
ilginç benzetmeler olsa bile, bu kısa zaman içinde söylemek istediğim daha bazı
şeyler olduğundan benzetme faslına ara verip, onları geçeyim.
Ne yazıldıysa yazılsın, ne yapıldıysa yapılsın... Yazılanların bir çoğu,
yapılanların belki de hepsi, duygusal birer yaklaşımdı. Sağ kalan Yücelcilerin
aydın denen kesiminden üçü bir araya gelip de bize, bugüne ve yarının genç
kuşaklarına Yücel davasını açıklayacak içerikte bir şeyler yapacak yerde, onlar
da okutulan Mevlitlerde ölenlerin ruhlarına yapılan dualarda, okunan
Fatihalarda el kaldırıp, âmin demekten fazla bir şey yapmadılar. Duruşmada
mahkemenin jüri üyesi olan iki Türk’ten Mehmet Şakir ve Remzi İsmail’in
burada kalıp neden göç etmediğini anlıyorum da, anlamadığım bir şey şudur ki,
nasıl oldu da Yücelci öğretmenlerimden burada kalan merhum Fetih
Süleymanpaşiçle Mustafa Ruşit’ten, Âdem Durak’tan başka hepsi apar topar Türkiye’ye
göç edip, Türklerin göçünün hızlanmasına destek olacaklarını düşünemediler...
Burada göç etmeden kalan biri daha vardı ama onun adını bir başka
fırsatta anmayı düşünüyorum. Bu bir göç etme değildi. Kaçıştı. Savaş alanından
kaçmak gibi bir şey göre bu bir kaçıştı. İstanbolda yaşayan dostum Ertan
Yücelin isteği olarak gönderdiğim İrfan okulunun görülmediği Saat Bayırının
resmini gördüğünde bana yazdığını ben de size yazayım "Ben tam ikinci
snıfa geçmiş iken, alel acele, her şeyi orada bırakarak Türkiye’ye kaçtık...
Öğretmenim Sabiha hanımı, yıllar sonra Ankara'da gördüm..." Bu dostum
"kaçış" kelimesini benden sonra kullanan ikinci kişi oldu. O
söylediğim bir gerçeği anlatıyordu. Onun ele verdiği başka bir gerçek daha var
bu cümlelerin ikincisinde: "... Öğretmenim Sabiha hanımı, yıllar sonra
Ankara'da gördüm". Doğrudur öğretmenlerimiz, aydınlarımız da kaçtılar.
Kaçanlar, arklarında kimseyi yalnız bırakırlar... Kaçanlardan hepsi bizi burada
kimsesiz kodular!
Benim burada ortaya attıklarımla Yücelin siyasi davasını gölgelemek gibisinden
bir niyetim yoktur. Öyle olsaydı TDB’ye ikinci Yücel benzetmesini
yakıştırmazdım herhalde.
Bu fırsatta bu panelde konuşurken, konuyla ilgili her yazdığımda veya
konuştuğumda çektiğim sıkıntının aynısını çekmekteyim. Bu da konuyla ilgili
yeteriyle bilginin, verinin, delilin elimize ulaşmış olmamasıdır. Tek sözle
böyle bir dayanağımızın bulunmamasıdır.
Yücel konusunun iki boyuttan ele alınması gerektiğine göre, bu boyutlardan
birinin siyasal, diğerinin de hukuksal olduğunu kabullenmemiz en doğru
olanıdır. Sanırım, meselenin üzerinde durulmasına en az gerek duyulan duygusal
boyutunun öne çıkması da bu veri, bilgi ve delil noksanlığından ileri
gelmektedir. Biliyorum. Benimle aynı düşünceyi paylaşmayanlar olabilir. Ancak
hukuk boyutunu değerlendirmeye gidildiğinde, Yücelcilerin o zaman geçerli olan
bir kanuna göre yargılandıkları gerçektir. Yargılanmada tek hata
teşkilatın başında bulunan ve teşkilatın en cesur kişisi dışında her
tutuklunun suçlarını kabul etmeleridir. Tabii ki mahkeme, suçunu itiraf
edenleri serbest bırakmayacaktı. Kaldı ki, bu kanun gereğince yalnızca
Yücelciler yargılanmadı. Makedonların VMRO teşkilatı üyeleri ve Natsional
Demokrat Şqiptare üyeleri de aynı kanun üzere yargılandı. Dahası benim bildiğim
kadarıyla her üç teşkilatta idam edilenlerin sayısı dörttür. Ancak bunun
uzantısı olarak Yugoslavya’da (Makedonya’da) öteki teşkilat
mensuplarından bu ilk idamlarla tutuklamalar dışında kalanların birçoğunun
akıbeti yine ya ölüm ya da sürgündü.
Şimdi siz diyeceksiniz ki, o zamanın kanunlarını demokratik
kanun olarak mı kabul etmek gerekir!? Doğrudur. Bugünkü şartlardan buna
bakıldığında haklılık derecesi yüksektir. Hem de nasıl yüksek. 20 maddeden
oluşan bir ceza kanununun geçerli olması, mahkeme başkanı ile jüri üyelerinin
vicdanına terk edilen bir adaletin hüküm sürdüğünün kanıtıdır. Ancak o günkü
şartlarda teşkilatlananlar da geçerli olan kanunları bilmeyen kişiler değildir.
Yücel olayının hukuksal yönünü açıklamakta bir başka zorluk
daha vardır: Elimizde bulunan mahkeme duruşması dosyasında yazılı duranları
olduğu gibisinden kabul etmek ne kadar doğrudur. Mahkeme süreci bana Stalinle
ilgili bir fıkrayı hatırlattı:
"Stalin ile generallerinin biri arasında o
dönemde yapılan katliamlarla ilgili bir konuşma geçer. General: 'Şu olup
bitenler yüzünden bir gün tarih bizi sorgulamayacak mı? Tarih karşısında nasıl
birileri olarak çıkacağız diye düşünüyorum', der. Gaddar Stalin’in tabii ki
buna cevabı vardır: 'Sen ona üzülme. Tarihi yapan da biziz, yazan da!' diyerek
konuşmayı orada tamamlar."
Stalinci zihniyetin hükmettiği o yılardaki duruşmalarda
tarihi yaptıklarını sananlar, her halde tarihi de kendi istedikleri gibi
yazmakta kararlıydılar?! Öyleyse onların tarihe aktardıkları 'gerçekler' birer
düzmeceden ibaret değil midir? Buradan giderek, o günleri hatırlayanlar,
hatırlayıp da olup bitenleri açık seçik anlatanlar olmayınca, elimizde mevcut
mahkeme dosyası, duruşma ile ilgili haberleri aktaran gazeteler de nasıl
yorumlanabilir? Nasıl yorumlanmalıdır?! O zaman yapılacak tek şey olarak, bize,
mevcut mahkeme dosyası ve gazetelerde yazılanları tersinden okumak kalmaktadır.
Dahası dönem, olaylar, gelişmeler ve yaşananları anlayabilmek için onların
hepsini çözerek okumak gereği duyulacaktır ki, bu epeyce geniş çalışmaları
gerektirmektedir.
Bugün Yücelin hukuksal yönünü çözerek okumaktan ziyade,
‘kızıl terör’den zarar görenlerin suçlarının affedilmesini sağlayacak yaklaşıma
yol açabilecek ve kabullenmesi olası görünen belgelerde çözümü aramak
yapılması gereken en doğru bir davranış olabilir. Bunun dışında denenecek her
şeyin, o dönemdeki hukuk kurallarının demokrasiye aykırı olduklarını
kanıtlamanın yine mahkeme sürecinin başlatılmasını isteyebileceği gerçeğinden
giderek, konuyu ciddi bir sonuca ulaştırabileceğini pek sanmıyorum.
Bunun sonucu olarak, gündeme Yücelin siyasi boyutu gelmektedir. Teşkilatın
siyasi boyutunu anlayabilmemizi de yine yazılanların yetersizliği dolayısıyla
verilerden, delillerden hala uzakta bulunmamız nedeniyle kolay yapılacak bir iş
olarak göremiyorum.
Olayın siyasi boyutu dile getirilirken ilgili tarafların meselenin onlara değen
uçlarından mı, yoksa bizim hala bilmediğimiz meselelerden mi gereken safhaya
ulaşamadı. Ama burada vebal yine sağ kalan, ancak konuyu her yönüyle ciddi bir
zemine oturtmadan aramızdan ayrılan teşkilat üyelerindedir. Bana göre bu
yaklaşımla anlatılması gereken bir sürü şey vardı. Buna rağmen bugün bu konuda
çekilen bilgi ve delil yetersizliği sıkıntısı başka yönde de düşünmemize yol
açmaktadır: Ya teşkilat çok büyüktü, ya da onlar teşkilat karşısında küçük
kaldılar. Yücel teşkilatının çok anılan ve konunun bu boyutunu çözebilecek 17
(7 ?) noktadan ibaret programı (tüzüğü?) ile yemin metnine henüz ulaşılmış
olunmaması, bu muammanın devam etmesinin başlıca sebepleri olsa gerek. Yücel teşkilatının
çözülmesinden sonra başlayan ve çok kısa bir sürede biten duruşmaya,
gazetelerdeki yazılara bakıldığında, buna bir de dönemin siyasi kuvvetinin
yaklaşımını kattığımızda, bu iki metnin mahkemede açık delil olarak
kullanıldığının görülmemesi, teşkilatın siyasi boyutunun her yönüyle açıklığa
kavuşmasını önleyen bir durumdur. Korkarım ki, zamanın sistemi bu metinleri
'yazacakları' tarih adına o zaman daha yok etmiştir.
Teşkilatın yabancı diplomatlarla görüşmesi konusuna gelince, ben bu görüşmeleri
ülkülerine destek ve yardım aramaktan başka bir özellik taşımadığını sanıyorum.
Dönemi değerlendirmeye kalkıp, olup bitenleri 2001 yılında Ohri Çerçeve
Anlaşmasına getiren olguya taşıyarak, bunlarla bir kıyaslama yaparsak, her iki
gelişmenin siyasi enlem ve boylamlarının fark içermediğini rahatlıkla tespit
edebiliriz. Ülkemizin yeni tarihinde adil bir düzende eşit haklı yaşamak
talebinin silahlı eylemlere kadar ulaştığı o Makedonya’daki iç çatışmada,
haksızlık yaşayan kesimi silahlı eylemlerde destekleyen her halde Makedonya
devleti değildi. 2001 yılında başkaldıranların, başkaldırıp silahlı eylemleri
başlatanların destek gördükleri dış devletler, dış istihbaratlar, dış kuvvetler
açık seçik bir biçimde vardı. Hatta Makedonya’ya silahların bile yine aynı
tarafların rızası üzere sınırlardan girdiğini bugün açık bir dille
belirtmekteyiz. Bu bir… Bir de iç savaşın kısa sürmesinden, bu durumun anılan
son dönemde başlamış bir mesele olmadığına işaret ettiğini de izlemekteyiz.
Buradan giderek, saptayacağımız şudur: Makedonya’da hakların çiğnenmesi ile
ilgili silahlı olmasa da direnişin, Yücel ve diğer teşkilatların kurulduğu
yıllarda daha başladığı ayandır. Öyleyse Ohri Çerçeve Anlaşmasına getiren
sürecin 1945’li yıllarda başladığı ve meselenin o yıllara kadar uzandığı
izlenimi doğmaktadır. O zaman mantıklı bir bağlantı kurulduğunda, öldürülen
Yücelciler, Ohri Çerçeve Anlaşmasına götüren yolda Makedonya Türklerinin ilk
şehitleridir. O gün, bugün olsaydı, 'terörcü' olarak ölüme götürülenler, hüküm
giyenler kendi toplumunun kahramanları sıfatıyla resmi olarak anılacaktı.
Aslında Yücel ve Yücelciler Makedonya Türk Toplumu karşısında hep böyle bilindi
zaten...
Burada bir noktada daha durmak istiyorum. Teşkilat ve
teşkilatın olumlu tarafları yanı sıra her halde bugünkü gözle bakıldığında
olumsuz tarafları da olabilir. Bunu, daha ciddi araştırmalar gösterecektir diye
düşünüyorum. Ancak kimi Yücelcilere 'teşkilatı ele verme' gibisinden bir
lekenin kondurulmasını doğal ve yerinde kabul edemiyorum. Burada dolaşan söylentiler
bir değil, birkaç adı zikretmektedir. Bu adları burada anarsam, onları anmakla
onları suçlayanların işledikleri hatanın aynısını işlemiş olurum diye
düşündüğümden bu gibi karalatmaların yanlış olduğunu da vurgulamak isterdim.
Burada, teşkilatın "Yugoslavya dışından gelen bir ihbar sonucu" ele
verildiğini en doğru olarak kabul etmek gerekir. Hatta bunu biraz daha dar
çerçeveye oturtmak için 'bu tarafın' bir devlet olduğu, bu devletin Batı Avrupa
devleti olduğunu gösterebilecek bir çok sebebin bulunduğu söylenebilir. Turgut
Özakman’ın ”Şu Çılgın Türkler” romanında Orlando, Lloyd George, Clemenceau ve
Başkan Wilson'un ortak çekilen bir fotoğrafın altına düşen not şöyle: İtalya,
İngiltere, Fransa ve ABD başkanı Türkiye’nin işgal edilmesini ve parçalanmasını
kararlaştırdılar. Buradan giderek, 1920’li yıllarda bir yerde Türkiye’nin hala
parçalanmasını planlayan güçlerin, doğrusu Avrupa’nın Yücel gibisinden Türk
teşkilatlarını destekleyeceğini düşünmek yanlış olurdu. Burada Batılı
devletlerden yardım umulduysa, Yücel ve Yücelcilerin farkına varmadan siyasi
açıdan hataya yöneldikleri gerçeği ortaya çıkacaktır. Bugün bile Avrupa’da
mevcut Müslüman ve Türk unsurunu dışlama zihniyetinin o zamanlarda ne kadar
kuvvetli olduğunu anmağa gerek yoktur bile! O dönemde güvenilecek tarafın
neresi odluğunu tam olarak anlayabilmekte yardımcı olabilecek tek taraf Türkiye
olabilirdi ki, gelişmeler Türkiye’nin bunu yapmadığını saptamamıza yol
açmaktadır. Tabii bu görüşün haklılık düzeyini, Yücele ve Yücelcilere kimin ve
ne kadar sahip çıktığını, onları kimin destekleyip kimin desteklemediğini zaman
gösterecektir.
Ailesinde amcasının Yücelci olduğu Üsküplü Arzu Fettah
adında bir gencimiz baba annesinden duyduklarını şöyledilegetirdi bana:
"Yaşadığımız
evle aynı bahçeyi paylaşan daha iki eski evimiz vardır. Onları ne bir şey için
kullanır ne de yenilemeye kalkarız! O evlerin her duvarı, resmi, iskemlesi ayrı
bir hatıradır bizim için. Her nesnenin hatırasını bana genelde babaannem
anlatırdı. Onun anlattıkları beni kısa bir yolculuğa sürükler, geçmiş in
sırlarını ele veren tarihe olan ilgimi arttırırdı. Genelde anlattıkları günlük
yaşamları, olagelmiş ilginç olaylar ve acı anılarıydı.
Bir
yaz günüydü, babaannemle küçük bahçemizde oturmuş güneşli bir günün tadını
çıkarıyorduk. Ben yine ondan anılarını anlatmasını istedim, o gün anlattıkları
beni o kadar etkiledi ki aradan beş yıldan uzun bir zamanın geçmiş olmasına
rağmen gün bügündür aklımdalar.
Dedem
altı kardeşten biridir. Üsküpte Aliciklar diye bilinen ailemiz o zamanlar
geçimini ticaretten sağlarmış. Altı kardeşten sadece Refik Alicik 'Tefeyyüz'
ilkokulunda öğretmenlik yapar. O kardeşlerinden habersiz Yücel gizli
teşkilatının üyesi olur. Bunun ne zaman ve ne durumda gerçekleştiğini babaannem
gün bugündür bilmiyor. Hem teşkilat hem de Refik amcamın teşkilatla
bağlantısını ev halkı bir bayram sabahı öğrenir. Babaannemin anlattığına göre,
bayramın ikinci günü, sabahın erken saatlerinde Refik amcam Mustafa Bey, Münür
Bey ve Hafız Hüseyin adlı üç arkadaşıyla evimize gelir. Dedem Abdül bunu bir
bayram ziyareti olduğunu düşünnerek, arkadaşlarının ve kardeşinin yanına gitmek
üzere yukarı çıkar ve odaya girmek ister lakin kapı kilitlidir. Kapıyı birkaç
kez vurur ve Refik amcam dedemden onları biraz yalnız bırakmasını ister. Bu olay
dedemi hem düşündürür hem de üzer, kardeşinin ve arkadaşlarının kendisini bir
bakıma dışladığını düşünür.
Bir
süre sonra Refik amcam ve arkadaşları odadan çıkarlar, hepsinin düşünceli ve
üzgün bakışlarını babaannem fark eder. Arkadaşlarını uğurladıktan sonra, Refik
amcam Yücel teşkilatından bahseder ve karşılaştıkları bazı sorunlar yüzünden
gizli teşkilatın faaliyetlerin bir süre durdurulduğundan söz eder, odada geçen
bu konuşmanın da bir nevi teşkilata son verme konuşması olduğunu söyler.
Bu
olay ev halkını hem heyecanlandırır hem de meraklandırır. Herkesin soru
sormasına rağmen Refik amcam verdiği açıklamayla yetinir ve sessizce odasına
çekilip, odaya bir biçim dertlerden sığınmış olur.
Bu
yüzden babaannem teşkilatın misyonu ve kuruluş sebebi hakkında hiçbir bilgiye
sahip değildir.
Kısa
bir süre sonra Refik amcanın dört arkadaşı idam edilir, o ise hapse atılır. İki
yıl sekiz ay boyunca hapste çok zor şartlar altında hayatta kalır. Birkaç ayını
hücrede geçirir. Zorluklarla dolu bu hapislikten sonra birkaç yıl daha Üsküp’te
kalır fakat hiçkimseye ne partiden bahseder ne de parti ile ilgili başka
birşeyden. Sonra da Ankara’ya göç eder. Türkiye Cumhuryeti tarafından Türklerin
ve Balkanlarda Türklük adına yaptıkları ile ilgili birşey eline geçmese bile
orada kendisine bir hayat kurmayı başarır."
Arzu
Fettah'ın anlattıkları, gerçek durumun sadece bir kesiti. Oysa araştırmalarıma
gereken bir bilgimi tastıklamama önemli bir kanıtı anıyor. O, okuduğunuz bu
bölümde bir yerde şöyle demektedir: "... Herkesin soru sormasına rağmen
Refik amcam verdiği açıklamayla yetinir..."
Her
Yücelci neden bilgi vermekten kaçındı, cümlesi sorum olarak geliyor burada! Bu
cümle ve hareketin ardında yatan büyük bir sebep vardır kesinlikle!
Devamda
A. Fettahın yazısında bunu başka bir biçimde tasdıklayan babaannesinin
bilgilerine dair şu sözleri durmaktadır:
"...
babaannem, teşkilatın misyonu ve kuruluş sebebi hakkında hiçbir bilgiye sahip
değildir.
O
da doğrudur. Kimse bu konuda gerçek bilgiye sahip değildir. Ama ben o bilgiye eriştim.
Zira
teşkilatın çözülmesinde, hapishanede gördükleri eziyet sonucu sağında ve
solunda olanların adlarını vermekte hiçbir Yücelcide pek büyük bir suç
görmüyorum. Daha sonra bir sürü infazın yaşanıldığı Yugoslavya’da
(Makedonya’da) o yıllarda ilk adımda her teşkilattan eşit sayıda kişinin
öldürülmesi, bütün olayın planlı bir biçimde başlatıldığının ciddi delilidir. O
zaman daha sonra hüküm giyecek olanların adlarının verilmesiyle gerçekte tutuklanan
Yücelcilerin bu tavrı sayesinde, teşkilat dışında olanlarla sayının
doldurulması önlenmiştir sanırım.
Rahmetli
Şuayyib Azizin istanbulda yaşıyan ortanca oğlu Ertan Yücel annesinin ölen şehit
kocasıyla olan son görüşmesinede kocasının ağzından duyduklarını başa alıp,
devamında şunlaı diyor:
“Annem son olarak idam edilmeden önce babamla
görüştürüldüğünde, babam bizzat kendisi vasiyet ediyor: Ne yapıp yapıp, en kısa
zamanda evlatlarımı türk topraklarına at diyor.
Onun
için bu kaçış . Aynı zamanda korkularından bir çok kişi bizlerden adetta bir
vebalı gibi elini ayağını çekmişti zaten.. Yani biz bir yerde yalnız bıraktırılmış,
toplumdan soyutlanmıştık. Düşünebilyor musunuz; kendi halkım (türkler)
sokaklara dökülüyor “Smırt smırt na izdajnicite diye bağırıp, babamın ve
arkadaşlarının sisteme yaranmak için ölümlerini istiyorlar.”
Ne kadar doğru olduğunu bilmek zor, ama bir yazımda
aktardığım cümlelerin burada anılmasını doğru buluyorum. Bunlar öldürülen
Yücelcilerin mezarlarının belli olup olmadığı meselesiyle ilgilidir.
Burada anlatmak istediğimse sadece bir olaydan bir kesittir. Olayı anlatan
milli mensubiyeti Makedon olan bir Makedonya vatandaşıdır. Hatta bu söylenti,
artık dolaşan bir rivayet halini aldı. Anlatılanla anlatanı kısaca özetleyeyim:
"Benim hatırladığım kurşuna dizildikleri gecedir
sadece. Kışın sonuna geldiği bu gecede kar değil, sağanak yağmur
yağıyordu. Bu mevsimde görülmemiş, acayip gök gürlemeleri vardı. Yücelci
oldukları söylenen bu mahkumları benim kullandığım cipe bindirdiler. Suşitsa
köyüne götürdüler. Bu köye götüren yol, Yukarı Güreler ve Vinçe köylerinden
geçer. Suşitsa köyünün girişinde sağda bir kaya vardı. Onları orada kurşuna
dizdiler. Nereye gömüldüğünü bilemeyeceğim. Orada bir süre kalındı. Sonra
geriye dönüldü. Ancak cesetler geri alınmadı."
Buraya da aldığım birazı masal, birazı rüyayı andıran bu
cümleler, gün olur bu şehitlerin mezarlarının belli olması doğrultusunda bir
ipucu özelliği taşır belki! Bu önemli mi, diyeceksiniz. Bana göre önemlidir.
Yanında dört, karnında bir çocuğuyla genç dul kalan baba annem, ondan daha çok
halam, amcam ve babasının ölüm haberinden dört ay sonra dünyaya gelen babam
kadar benim de duyduğum bir boşluktur, öldürülüp ölüsünün verilmediği
dedem Müderris Ömer efendinin mezarının nerede olduğunun bilinmemesi! Bunu
anlayan biri olarak şunu belirtmek isterdim ki, aileleri, evlatları, torunları
için anlamlı olduğu kadar, biz Makedonyalı Türkler açısından da önemlidir idam
edilen Yücelcilerin mezarlarının bilinmesi. Ancak sadece bununla ilgili bilgilere
ulaşmanın, Yücel olayının gerçeklerini dile getirmeye faydalı olacağını hiç
sanmıyorum. Mezar yerinin bulunması, aslında mevcut tarihi olayın
aydınlatılmasının bir yerden başlamasının gerekliliğine işaret eden bir
durumdur.
Türk Demokratik Birliği’nin Üsküp Şubesinin 1991 yılında
kuruluş toplantısında Yücelle ilgili konuşmasını sağladığımız Mustafa
Karahasan, olayı "Tavuğa gelinebilmek için, önce yumurta yaratıldı. Tavuk,
Türklerin kovulmasıydı. Yücel, yumurtaydı," diye konuştu. Bu cümleler Yücelin
siyasi boyutuyla ilgili bir başka görüşü dile getirmektedir. Bunun için de bu
düşünceleri öylesine sıradan belirtilen düşünce olarak kabullenmek yanlış
olabilir. Mustafa Karahasan’ın o dönemde bir istihbaratçı olduğu bilinen
gerçektir. O, bunu hiç kimseden hiçbir zaman gizlemedi. Kurulan devletin
ideolojisine sıkıca bağlı olduğu da bilinen bu şahısın konuyla ilgili daha
ciddi ipuçları bırakmaması onun bir hatası olduğu kadar, kendisinden alınacak
çok daha başka bilgilerin de olabileceğini iyi değerlendirmemiş olmamız bizler
açısından kaçırılan bir fırsattır.
Türkiye’de bir dernekte yapılan toplantıların birinde,
Yücelcilerin Makedonya’yı Türkiye’ye bağlamak istediği gibisinden bir görüşün
ortaya atıldığı izlenmektedir. Ne maksatla söylendiğini anlayamadığım ciddi
olmayan bir görüştür bu. Arada Yunanistan ile Bulgaristan’ın bulunduğunu bilip
siyasete soyunan bu aydın kesimin böyle bir saplantısının olacağına, böyle
düşüneceğine inanmak zordur.
Olayda göze batan bir başka konu, teşkilat içindeki üyelerin
yalnızca ikisinin Köpürlü’den, tamamının da Üsküplü olmasıdır.
Hüküm giyenler arasında sadece Üsküplü ve Köprülülü olanların bulunması her
halde Makedonya’nın diğer yerlerinden en azından teşkilat taraftarlarının
bulunmadığı anlamına gelmez. Bir yerde rastlanmadığı halde Kosova’da,
Prizren’de Türkler arasında gelişmeyle bilgisi olanların bulunmasına
rağmen, Teşkilat içinde bir tek Kosovalının bile adının yer almaması da doğru
açıklamayı isteyen meseledir. 1945-1951 yılları arasında Kosova ve Batı Makedonya’da
Türklerle ilgili yazılanlarda bunun bir bakıma cevabının bulunabileceğini
sanıyorsam da konuya delillerle açıklık getirilmelidir diye düşünüyorum. Aksi
takdirde teşkilatın çok dar bir çevrede taraftar bulduğu, hatta ve hatta 'başka
kuvvetler tarafınca kurulduğu anlamı' doğabilir. Böylesi bir durumsa Yücelin ve
Yücelcilerin hiç hak etmedikleri bir görünüme büründürülmelerini yaşatabilir!
Yücelcilerden birinin akıl almaz bir açıklaması vardır. Ona
göre "Berberler, saraçlar, sanatçılardan teşkilat mı olur" gibisinden
bir yaklaşımından sonra, "Siz bir aydındınız. Nasıl oldu da bu teşkilata
katılmayı doğru buldunuz" soruma karşılık vermeden, kızarıp bozardığını
hatırlamaktayım.
Yıldırım Ağanoğlu açıkladı:
Yıllarca
üzeri açılmamış bir dosya olarak kaldı Yücelcilerin hikayesi. Makedonya`da 2. Dünya Savaşı yıllarında, kültürel
bağımsızlığını elde etmek adına kurulan Türk teşkilatı 4 idam ve 200 bin Türkün
anavatana göçüyle sonlamıştı. Teşkilatın kurucusu Şuayip Aziz 3 arkadaşıyla birlikte 1948 yılında
kurşuna dizildi. Ölmeden önce eşine son mektubunu bir çikolata kâğıdının
arkasına yazabildi. Ceketinin iç cebinde açtığı delikte eşine ulaşan
mektup, yıllar sonra ortaya çıktı... Eren Atala,
mektubu Yücelcilerin 30 yıl önce ölen sekreteri Şerafettin Yücelden`in Eskişehir`deki evinin deposunda buldu.
İşte
o mektubun içerdikleri:
“Sevgili hayat arkadaşım Nigar Evlatlarım Ülker,
Turan,
Erktan ve küçük yavrucağım artık sizden ayrılıyorum. Size doyamadım. Kader
böyle yazmış yazımı. Nigar evlatlarıma güvenesin, iki gözün gibi bakasın.
Çocuklarımı her vakit benim için öpesin, koklayasın. Onları okutmaya çalış. O
evde yaşatma, başka bir binada yaşatmaya çalış. Bu günden sonra o yavruların
bir babaları yok, yalnız anaları vardır. Ona güvensinler, helal ediniz, helal
ediniz. Milletimin kurbanıyım!”
Buradan
sezinlediğiniz bir durum var mı?
Neyse
ben devam edeyim:
Yücel konusunu dile getirirken Ana ülkeden kopmamızı
bağladığımız 1912 ile dedemin öldürüldüğü 1917 yılının ortasına gelen 1914
yılında uzak Avustralya’da baş veren bir olayın hikayesini buraya almayı
yerinde buldum. Hikâye şöyle:
"Yıl 1914. Yedi Düvel'in,
'hasta adam' olarak gördüğü Osmanlı'ya son darbeyi vurmak için hazırlıklarına
başladığı, tarihin o en kanlı savaşının arifesi. Kazdıkları kuyuya
düşeceklerinden habersiz İngiltere ve Fransa, Birinci Dünya Savaşı
hazırlıklarında, sadece kendi askerlerini değil, sömürgeleri altında bulunan
milletlerin insanlarını da cepheye taşımaya çalışır. Bu ülkelerden biri de
Avustralya'dır. Dünyanın öbür ucundaki Anzaklar, İngiltere'den gelen talep
üzerine asker almaya başlar. Avustralya'nın keşfi sonrası buralara göçmen
olarak yerleşen birçok millete mensup insanlar arasında Osmanlı tebaası da
vardır şüphesiz. Bunlardan biri Molla Abdullah’tır. Kendisi Silver City'de
kasaplık yaparak geçimini sağlamaktadır. Onun en yakın arkadaşı ise aynı
şehirde, ahaliye Osmanlı dondurması satan Türk genci Kul Muhammed'dir. Biricik
vatanlarına savaş açıldığını haber alan iki genç, askere yazılmak isterler.
Ancak Avustralyalı yetkililer 'Siz Osmanlısınız' diyerek bunu kabul etmez.
Hatta ısrar edince, savaş esiri muamelesi yapmakla tehdit ederler. Yiğit Türk
evlatları ise hemen yılacak insanlar değildir. Madem ki vatanlarına
gidemiyorlar, o zaman düşman topraklarında savaşmaya karar verirler. Ellerinde
avuçlarında ne varsa silah ve cephane alır, asker sevkıyatı yapılan tren yolu
güzergahındaki Broken Hills dağında, dar bir geçitte mevzilenirler. 1915
yılının ilk günü. Bin askeri limana taşıyan tren, Broken Hills'teki geçide
yaklaştığında durmak zorunda kalır. Çünkü rayların üzerinde, kırmızı-beyaz
bayrak dikilmiş bir dondurma arabası durmaktadır. Aynı renkte bir bayrak da
tepede görünür. Askerler namlularını tam tepeye doğrultmuşken, bir anda
üzerlerine kurşun yağmaya başlar. Saatler süren çarpışma sonrasında tren,
içindeki onlarca ölüyle geri dönmek zorunda kalır. Bölgeye hemen yeni birlikler
sevk olunur. Fakat giden her birlik orada çakılıp kalır, bir adım öteye
geçemez. Gün boyu devam eden çatışmaların sonunda, bu iki kahramanın bulunduğu
bölge çembere alınır. Bir süre sonra silah sesleri susar. Önce Kul Muhammed,
ardından Molla Abdullah, sırtlarını kayaya yaslamış halde, ellerinde
tüfekleriyle şehit düşerler. İki şehidin naaşları, silahları ve dondurma
arabalarıyla birlikte şehre götürülür. Anzak askerleri, 'başka Türk var mı?'
diye günlerce dağlarda arama yapar. Zirâ Avustralyalılar, kendileriyle çarpışan
kuvvetlerin en azından bir tabur olduğunu zannetmektedir. Ancak kimseyi
bulamayınca gerçeği anlarlar. Molla Abdullah'ın üzerinden 'Bu yaptığımızı Allah
ve sultanımız adına yapıyoruz. Cihadımız Hak yolunadır. Ne yaptığımızı bir biz,
bir de Allah biliyor' yazılı kağıt parçası çıkar. Avustralya'da yıllarca
kahraman Türk şehitler ve onların cesaretleri konuşulur. Bu hadise, Avustralya
tarihine 'Broken Hills Savaşı' olarak geçer. Bugün iki şehidin yeri bilinmese
de, arabaları, silahları ve bayrakları bir müzede saklanmaktadır. Siper olarak
kullandıkları kayaya da 'Türk kayası' adı verilmiştir."
Molla Abdullah’la Kul Muhammed’in savaşını boş bir savaş olarak
görmek yanlıştır. Bu örnekten giderek de Yücelin teşkilat olarak söylenmemiş
taraflarını açık bırakan yanlarına rağmen, benim, bütün yazılan ve
konuşulanlardan çıkaracağım şudur: Yücel, boş bir hareket değildir. Yücel,
Yugoslavya ve daha dar olarak Makedonya Türklerinin başına gelecek olanları
görenlerin bir teşkilatlanmasıdır. Bütün talihsizliklere rağmen bir
başkaldırıya hazırlıktır. Ancak, her ne kadar öyle bir renk verilmek istenmişse
bile, terörcü bir teşkilat değildir. Onların aradıkları, Makedonya’da (o
zamanın Yugoslavya’sında) Türklerin haklarının savunulmasıdır. Onların bu
teşkilatla nereye varmak istediklerini anlamak için, Ohri Çerçeve Anlaşmasını
okumak yeterdir. Onların savaşımlarının esası bu belgededir.
Öldürülen Yücelcilerin ceplerinden bir yerde, Avustralya’da
şehit düşen Molla Abdullah’la
Kul Muhammed’in yanındaki mektup gibisinden bir mektup
çıkmamışsa da bilinen bir gerçek vardır. Yazmaya fırsatları olsaydı, buna
vakitleri yetseydi 'Bu yaptığımızı Allah ve halkımız adına yapıyoruz. Cihadımız
Hak yolunadır. Ne yaptığımızı bir biz, bir de Allah biliyor' yazılı kâğıt bugün
bize ulaşmış olurdu. Buradan giderek olayın anlamı da kendini
göstermektedir.
Öyleyse bu anlamlı olayın anlamsız bırakılmaması için ne yapılmalıdır?
Bu fırsattaki sözlerimi burada ortaya atacağım bir teklifle bağlayayım:
Konu, önümüzdeki dönemde bir bilimsel toplantının
düzenlenmesini aradığını göstermektedir. Böyle bir toplantıyı yapmak da hem
Makedonya’da yaşayan, hem de Türkiye’ye göç eden Makedonyalı Türkler olarak
boynumuzun borcudur. Bu toplantı bir yandan konuyla ilgili soruları bertaraf
eder, diğer yandan da Yücelle ilgili manevi borcumuzu yerine getirmemize
yardımcı olur.
Farkındaysanız konuşmamda öğretmenlerim olan ve kendisini yakından tanıdığım üç
kişiden başka bir Yücelcinin adını anmadım. Bunun başlıca sebebi en önde
açıklanması gerekenin Yücel Teşkilatı olduğuna inandığımdır. Teşkilat taşlarını
yerine oturtup, Yücel mozağiyini oluşturarak, konuya hak ettiği bütünlük ve
büyüklük verildikten sonra, Yücelin gerçek anlamının meydana çıkacağı bellidir.
Zira Teşkilatın anlamı algılanmadıkça, Yücelcilerin değerlerini de her yanıyla
anlamak mümkün olmayacaktır.
Buradan giderek, bu bilimsel yaklaşımı yaşatacak
toplantının bir an önce yapılmasının gerektiğini söylerken, bunun sadece
bizimle yani bura Türkleriyle yapılacak bir mesele olmadığını hatırlatmakta
fayda vardır. Konunun açıklık kazanması üzere bu toplantıya Türk olmayan bilim
adamlarının da katılması, özellikle bu olayın boyutlarının ciddi bir
biçimde ele alınmasını sağlayabilecek Türkiyeli bilim adamlarının da yer alması
şarttır gibime geliyor.
Böylesi bir toplantının ardından artılarıyla,
eksileriyle muammanın çözülmesi yaşanacaktır. Aksi takdirde Yücel sadece Yücel
demekle anılmaya devam edecek, Yücelciler yüceleştirilmeye çalışılacak, ama
teşkilat ile üyelerinin bu anma toplantıları hep bilimsel gerçeklerden uzak
kalacak, muamma çözülmeden yaşamaya devam edecektir.
Bununla da en büyük haksızlığı, Yücele yapmış olacağız.
Böylesi bir bilimsel toplantının en kısa bir zamanda yapılmasını arzular, Yücel
ve Yücelcilerin adlarının tarihe hak ettikleri biçimde kazılmasını temenni
ederim.
Burada İkinci Yücel olarak andığım Türk Demokratik Birliğinin devamı olan Türk
Demokratik Partisi üst düzey temsilcilerini gördüğümden, Yücelcilerin
itibarlarının iadesi sürecinin başlatılması için siyasi bir havanın
oluşturulmasına gidilmesi gerekçesiyle, konunun siyasi boyutu doğrultusunda
değerlendirilmesinin iyi bir fırsat olacağını ve bu görevi TDP’nin
üstlenmesiyle en doğru bir biçimde yapılabileceğini acizane dikkatlerine
sunmaktayım.
Daha başta andığım seçim konusuna dönerek sözlerimi bağlarken, gene
Türk Demokratik Partisi’ni hatırladım. Seçimlerle ilgili hazırlanacak siyasi
platformda, TDP, siyasi taleplerini sıralarken, Yücel ve Yücelcilerle
ilgili iadeyi itibar konusuna da yer vermelidir diye düşünüyorum. Dahası, bu
sadece TDP’nin değil, onun içinde bulunacağı koalisyonun da siyasi platformunda,
bu koalisyonu oluşturacak partilerin söylemlerinde
yer alacak bir nokta olmalıdır.
Beni dikkat ve sabırla dinlediğiniz için
teşekkürlerimi sunar ve konuşmamı Çanakkale savaşında düşenlere adanan bir
kitabın arka sayfasında yer alan bir şiirin, konumuza ve Yücelcilere uygun
bulduğum uygulamasıyla tamamlayayım:
"Yıl 1948
Yer, dördünün de mezarlarının bilinmediği Üsküp
Adları mı? Bir kelimede toplanmış, Türktü
Tek varlıklarıydı canları.
Bize ne mi anlatıyorlar?
Dikkatlice dinleyin ve kulaklarınızı açın; bas
bas bağırıyorlar:
Varlığımız Türk Varlığına Armağan Olsun
Ruhları şad olsun!"
_____________________________________________________
1) Üsküpte "KÖPRÜ" KÜLTÜR, SANAT VE EĞİTİM DERNEĞİ’nde,
03.03.2006 tarihinde Yücelcilere adanan ilk panel konferansında sunulan bu yazının ilk şekli yeni verilere dayanarak devamlı olarak değiştirilmektedir