Avni ENGÜLLÜ
Ana Sayfa  |  İletişim  |  E-Posta

Doç. Dr. Abdülkadir HAYBER * 
        Makedonya Türklerinin Edebiyatından

                            

AVNİ ENGÜLLÜ

 

Makedonya ve Kosova Türklerinin edebiyatında ikinci kuşak şair ve yazarlarından olan Avni Engüllü, 1947’de Üsküp’te doğdu. Türkçe eğitimde önemli bir yeri olan Tefeyyüz İlköğretim Okulu’ndan sonra öğretmen okulunu bitirerek öğretmen olduysa da çalışma hayatına 1967’de, Makedonya Radyo-Televizyon kurumunda başladı. Bu kurum bünyesinde bulunan Türkçe Radyo Yayınları bölümünde, daha çok kültür ve sanat programlarıyla ilgilendi. Uzun yıllar, program yapımcısı olarak bu görevini sürdürdü.

 

Avni Engüllü resmi görevinin yanında birtakım sosyal ve kültürel kurumlarla yakından ilgilendi. Bunlar arasında Üsküp’teki “Yeni Yol” ve “Orhan Veli” kültür ve güzel sanat topluluklarının bünyelerinde yer aldı, yöneticilik yaptı. Makedonya İslam Birliği’nde ve 1990’dan sonra  Makedonya Türklerinin teşkilatlanmalarını sağlayan Türk Demokratlar Birliği’nin kurucuları ve yöneticileri arasında bulundu. Doğu Makedonya’da kültür ve güzel sanat derneklerinin kurulmasında öncülük yaptı.  Sürekli, Makedonya’daki Türklerle ilgili kültür hayatının içinde bulundu.

 

Şair ve yazar Avni Engüllü, edebiyata erken yaşlarda şiir ile başladı. Daha Tefeyyüz’deki öğrencilik yıllarında yazdığı şiirler Birlik gazetesinin sayfalarında yer aldı. Makedonya ve Kosova’da yayımlanmış olan süreli yayınların hemen tamamında yazıları, şiirleri ve çevirileri yayımlandı. Birlik gazetesindeki çocukluk şiirleri bir yana bırakılacak olursa, onun ilk şiirinin 1958’de yine Birlik gazetesi bünyesinde yayınını sürdüren Sevinç dergisinde yayımlandığı görülür.

 

İlk (şiirler, 1972), Söğüt Altı (hikâyeler, 1974), Mete (çocuk şiirleri, 1983), Dört Mevsim (çocuk şiirleri, 1984) İn misin Cin misin (şiirler, 1985), Yarı Kalan Düşünceler (nesir-şiir, 1993), Demet Demet (seçmeler, 1994) ve Yarı Kalan Mısralar (nesir-şiir, 2004) Avni Engüllü’nün yayımlanmış olan kitaplarıdır.[1]  

 

Makedonya ve Kosova Türklerinin edebiyatının ikinci kuşağından olan Avni Engüllü de çok yönlüdür. Dergilerde kalan yazıları bir yana bırakılacak olursa, daha çok, edebiyatın iki önemli alanı olan şiir ve hikâye türünde yazdığı görülür. Avni Engüllü’nün “İlk” adıyla yayımlanmış olan kitabındaki metinlerin çoğu birkaç mısradan oluşmaktadır. Metinlerin tamamına yıkınında yoğun olarak aşk teması öne çıkar. Aşkla birlikte yer yer bir hüzün ve  arayış dikkati çeker. Avni Engüllü, çağdaşı olan bazı şairlerden farklı olarak aşkı romantik duygularla yücelterek anlatır. Bu yönüyle Necati Zekeriya’yı hatırlatır. Aşk, önemli bir değerdir. Senli benli olduğu zamanlarda bile bu anlayışını sürdürür. Sen, diye  seslendiği sevilen varlık, her zaman onun yakın çevresindedir. Onunla zaman zaman karşılaşır, zaman zaman bir arada bulunur. Uzakta olduğu anlarda sürekli onu içinde yaşatır. Samimi, içten duygularla doğrudan doğruya duygularına hitap eder karşısındakinin. Aşk, ayrı olmanın ve birtakım bekleyişlerin verdiği ıstırapla beraberinde bir acıyı da getirir. Genellikle geçici bir ayrılık veya ayrı olmanın verdiği, olması gereken bir ıstıraptır. Şair, bunlardan fazla şikâyetçi değildir. Böyle zamanlarda içine düştüğü yalnızlık, ona olan duygularını yoğunlaştırır ve beklemenin, ıstırabın acı tatlı bir zevkini yaşar.

 

Bu ilk kitabındaki metinlerde Avni Engüllü, aşkın yanında birtakım arayışlar içindedir. Aşkla birlikte geçmiş zaman ve bu zamanın içinde kalan bazı unsurlar onu ilgilendirir. Bunların neler olduğu üzerinde ilk şiirlerinde fazla durmazsa da; surlarda kalan isimlerden göklerin mavilikleri arasında kalan bir sınırsızlık içinde gidip gelir. Bu duygusunu; “derli toplu bir düş / gördüklerimiz” veya “özlemini çekerim / acısını çekerim geçmişlerin” diyerek ifade eder. 

 

İlk’teki kısa şiirlerde görülen bazı espriye kaçan söyleyişlerin yanında, giderek mısra sayısının artığı ve üzerinde durulan tema ve konuların daha ayrıntılı olarak ele alındığı görülür. Bu anlayış, Avni Engüllü’nün şair kişiliğini yansıtan  “İn misin Cin misin” adını verdiği kitabındaki şiirlerde, kendini hissettirerek devam eder. Aşk yoğunluğu, yerini birtakım sosyal ve kültürel temalara bırakır. “Yaşamayı Öğrenmek”te ilkbaharın gelişiyle renklerde aranan sevgilinin çimenlerin yeşilinde olduğunu anlamasıyla aşk gerilerde kalır. Sevilen bir varlığa yönelen aşk genişleyerek insanlıkla ilgili birtakım önemli kavramlarla birleşir. Bunlar, bazı toplumsal olayları çağrıştırır.

 

Avni Engüllü, kendisinden öncekilerden farklı olarak belirli sosyal olaylara bağlanmak ihtiyacını duymamıştır. Hatta, bu tür güdümlü konuların dışında kalmakla da yetinmeyerek; şiirlerinde doğru olduğuna inandığı tarihi, insani, milli ve dini bazı çağrışımlara yer vermiştir. Bunlarda genellikle iyimser bir yaklaşım içindedir.

 

İn misin Cin misin’in  “Yücelmek” adındaki ilk şiiri, doğru bildiği bazı hususları telkin niteliğindedir. Buna göre yücelmek; insanca yanaşmayı başarmak, insanlığa ulaşmak ve bir başkasını ezmemektir. Bir özlü söz neteliği taşıyan bu yaklaşım, Avni Engüllü’nün  şiirlerinde oldukça sık kullanılır. “İyi ne varsa dostluğun yücelen sesindedir / Dilde ve gönülde türküce yücelerek / Kardeşçe yücelterek aramızı / Yücelerin çağrışımı daha da sisli / Yüceler sisli / Yücelmek ne denli zorsa / İçten gelen yücelen bir sesleniş bu / Karşıda düdüğünün sesi yücelere yükselen” ve benzeri mısralar buna örnek olarak gösterilebilir. Yüce kavramını, bu mısraların geçtiği şiirlerde birden fazla kullanıldığı görülmektedir. İster istemez insanın aklına; “Acaba Tito Yugoslavyası zamanında yaşanmış olan “Yücel” hareketine karşı yapılanlara bir tepki mi?” sorusunu getirmektedir. Şiirde bunun cevabını bulmak mümkün değildir. Yalnız  Avni Engüllü’nün bu kitabından önce yayımlanmış olan şiirlerde ve hikâyelerde yücel, yüksel veya yükselmek gibi bir kelimenin kullanıldığını hatırlamıyorum.  Engüllü’nün bu tutumu, en azından kelimelerden kaçınmanın yersizliğini hatırlatması bakımından önemlidir.

 

“yücelerin çağrışımı daha da sisli

ulaşmak gerek oralara

yüceler sisli

yüceler sisli

yol görünmez

nereye gizli

gerçekten gizli

hani ya yüceler sisli”


mısralarıyla başlayan “Çağrışım” adındaki şiir, uzaktan uzağa Dede Korkut Boyları’nda Deli Dumrul’un hatalı bir davranıştan sonra;

 

“Yücelerden yücesin

Kimse bilmez nicesin

Güzel Tanrı

Nice cahiller seni gökte arar, yerde ister”

 

sözleriyle Tanrı’ya seslenişini hatırlatır.

 

Şüphesiz ki, yücelerin çağrışımı sözleriyle Avni Engüllü, gönüllerde ulaşılması ve bulunması gereken yaratıcıyı düşündürmektedir. Birçok anlama gelecek olan yücelerin sisliliği ile kimi cahil kimselerin Tanrı’yı gökte arayıp yerde istemeleri, yaratanın maddi olarak gözle görülmemesi bakımından birbirinden farklı değildir. Avnu Engüllü’nün sonraları yayımlanmış olan Yarı Kalan Düşünceler ve Yarı Kalan Mısralar isimli kitaplarındaki temel düşünce bütünüyle bunu göstermektedir.

 

Avni Engüllü’nün şiiirlerindeki çağrışımlardan biri, okuyucuyu dünkü zamana, tarihin derinliklerine doğru götürür. Maviliğe Doğru’daki “Atların yöneldikleri yolun maviliği” ile İn misin Cin misin’deki “At yolunda / ok yayda / kılıç kında olsa gerek” mısraları birbirini tamamlar niteliktedir. Atın önemli bir savaş aracı olduğu dönemlerde ok, yay ve kılıç savaşların vazgeçilmez silahlarıydı. O günden zamanımıza gelene kadar teknolojideki değişikliklerle bunlar yerini kaybetmiştir. Dolayısıyla Avni Engüllü’nün yaşadığı dönemlerde biraz sitam veya şikâyet olarak görülen aradığını  bulamamanın verdiği bır kırıklık vardır. Kutlu dönemlerden gelinmiş olan zamanda yaşanılan gerçekler, beklenenlerle uyuşmamaktadır. Şiirin sonundaki atın görünmemesi, okun yayda olmaması ve kılıcın başka yerde olması, gerçekle yüz yüze gelindiğinde anlaşılmaktadır. Nitekim şair bu gerçeği rüyadan uyandıktan sonra anlayacaktır. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Bursada Zaman isimli şiirindeki ifadesiyle;

 

“Bir rüyadan arta kalmanın hüznü”

 

yaşanacaktır. Avni Engüllü’nün bu kitabından daha sonra yayımlanmış olan Lütfi Seyfullah’ın Ay Balçığı Şiirler’indeki “Büyüttüler beyaz atları / Ovalar için / Ovaları kapattılar / Koşuya…” mısralar, anlam bakımından bundan pek farklı değildir. Bu bağlamda Engüllü’nün çağdaşı olan Fahri Ali’nin İki Yürekli’deki (s.41) o kadar kelimelerini “ok- / -okka- / dar” şekline dönüştürerek ok ile okka arasındaki sınırsız bir çağrışım zenginliği verdiğini hatırlamakta fayda vardır. Bu örnekler, şiirde çağrışım zenginliğinin okuyucuyu nerelere götürebileceğini göstermesi bakımından önemlidir.

 

Avni Engüllü’nün başlardaki iyimserliği sürmez. Burukluk veya kırıklık denilebilecek olan bir hüzün ve yer yer şikâyet vardır şiirlerinde. Doğumla ölüm arasında bir doğru olarak tanımlanan hayat, birtakım etkilerle bükülüp kırılarak şekilden şekile girecektir. İnsan denen meçhul varlığın içi ile dışı arasındaki farklılık kötülüklerden ve kuşkulardan yoğrulmuştur. Mevlânâ’dan beri sık sık söylenen “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol” sözünü bir emir olarak kabul etmeyen insanoğlunun “büklük büklüm” olan içinde neler saklandığını bilmek mümkün değildir. Beklenilen sabaha karşılık akşam olması bu bilinmezlerden veya bilinmez görünümlerden ileri gelmektedir. Her isteğin, her dileğin ikizi olarak önce zorluklarla karşılaşılmaktadır. Günün getirdikleriyle yaşanmaz olan hayatın zorluğu karşısında şair, duygularını aşkla birleştirerek şöyle dile getirmektedir:

 

“beş paraya verseydiler yaşamayı

kalkıp alayım demezdim

çünkü yaşamak

ölmekten daha da pahalı

günler karman çorman

gerçek dışı üstelik

ve haftanın her kutsal günü

hep bir anda kopmak çıkmak ister içimden

ilkyaz

çiçek

bir de sen” (İn misin Cin misin, s.20)

 

Şair Engüllü’nün “Dış Uyumsuzluğun İçe Yansıması ve Yamru Yumru” adını verdiği şiirler, isim bakımından da birbirini tamamlamaktadır. Dış etkilerin doğurduğu uyumsuzluk esas itibariyle içte etkisini gösterecektir. Beklentilerin gerçekleşmemesi, gelecekle ilgili sözlerle geçmişten uzaklaştırılarak köksüzleştirme çabaları, “gelmek-gitmek” olarak isimlendirilecek olan hayat üzerinde iyi bir iz bırakmamaktadır. Bir tutam tuz ve kuru bir ekmekten ibaret olan dünya nimeti, bu uyumsuzluktan dolayı insan için ağır bir lokma olacaktır. Hayatın iniş-çıkışı arasında bir denge olmadığı sürece bu huzursuzluk sürüp gidecektir. Bunlardan kurtulmak için evrensellik adına yapılanlar ise, “soysuzluk” ve “yolsuzluk”tan başka bir şey değildir. Kötülüklerin ortadan kalkmasıyla geceler gündüze dönecek ve hayatın “bin bir gece masalı”nı andıran belirsizliklerinden ve karışıklıklarından kurtuluş başlayacaktır. Bunu görmek arzusuyla beklemenin verdiği ıstırap gecelere de etki edecektir. Şair bunun kendi üzerindeki etkisini; “Yormaya başladı beni uykusuzluk” diyerek belirtecektir. Kırılan Doğru, Büklüm Büklüm İçimiz, Dillerde Türkü Olmak, Günlü Geceli, Karman Çorman, Dış Uyumsuzluğun İçe Yansıması ve Yamru Yumru Engüllü’nün bu tür şiirlerindendir.

 

Yarı Kalan Düşünceler ve Yarı Kalan Mısralar, şekil ve muhteva bakımından birbirini tamamlayan iki kitaptır. Bunlar; şiir ile nesir arasında bir anlatımla, Avni Engüllü’nün geçmişteki yasaklara karşı birtakım tepkilerinden oluşan metinlerdir. Bu metinler, yirminci yüzyılın başlarında Türk edebiyatında mensur şiir denilen ve daha çok Halit Ziya, Halide Edip ve Yakup Kadri gibi önemli romancılarımızın denedikleri bir anlatım türünü hatırlatmaktadır; fakat mensur şiirin belli başlı özelliği olan ahenk, bütünüyle Engüllü’nün kitaplarında görülmez. Engüllü, ahenkten çok fikre ağırlık vermiştir. Bunların nesirden çok şiir olarak görülmesinden yanadır. Oysa genel olarak şiir, ne kadar bir firkin ifadesine araç olursa, o kadar  şiir olmaktan uzaklaşır. Avni Engüllü’nün bu kitaplarındaki metinlerin çoğu, bilinen ve çok tekrar edilen birtakım dini, ahlaki ve insani konularla ilgili özlü sözler niteliğindedir. İnandığı birtakım doğruların ve güzelliklerin bilinmesinden ve benimsenmesinden yanadır. Bunda başarılı olan bir şair veya yazar, amacına ulaşmış demektir. Bu açıdan bakıldığında, dile getirdikleriyle  Engüllü’nün başarısız olduğu söylenemez. Bunlara; Tanzimat dönemindeki; “edebiyatın güzel sözler olduğu, şiirin ise en güzel sözler olduğu” anlayışıyla bakıldığında, bu iki kitapta edebiyat ve şiir de bulunabilir, fakat bugünkü şiir anlayışı bakımından bunun ne keder doğru olduğu tartışılabilir. Örnek olması bakımından bu metinlerden kısa olan birini aktarmak yerinde olacaktır.   

 

aşk ile yanmak

 

“yandığımızın farkında mıyız cümle alem bu meydanın ortasında / kesinlikten yana içimizde bir önsezi / yanmaktan öteye alır götürür / bir anda kül eder dört yana savurur bizi / kaynaktan gelen bir bilgimiz elden gelir ele gider /gerçeklerin kaynağıysa bizden başlar nere gider / farkında mıyız inanışlarımızın hatalı olduğu yerlerinin / nedir güvendiğimizin yansıtmak istedikleri / nasıl da küçüğüz üzerimize yığılan büyük sorunlar altında / çözümlerine yol aramadığımız iman zayıflığımızdandır öldükçe ölüyoruz hâlâ farkında değiliz” (Yarı Kalan Düşünceler, s.13) [2]

 

Avni Engüllü’nün şair kimliğini oluşturan şiirleri, daha çok, İn misin Cin misin adındaki kitabında yer alan metinlerdir. Bütün olarak serbest nazım şekillerini kullanmış olan şair; ahenkte, yer yer kısa mısraların tekrarından faydalanmıştır. Bu eserine göre Engüllü, şiir dilinde başarılıdır. Daha önce yayımlanmış olan hikâyelerinde sıkça karşılaşılan yaygınlaşmamış olan bazı kelimelere şiirlerinde yer vermemiştir. Yaşayan Türkçenin ortak kelimeleriyle anlatmayı benimsesi, şiir dilinin önemli bir özelliği olarak görülür. 

 

Avni Engüllü’nün çocuklar için yazdığı şiirler bir yıl arayla yayımlanan iki kitapta toplanmıştır. Mete’de, aile içinde başlayan çocukluk hayatı okul günlerinde devam eder. Bir bakıma şair, çocuğun belirli bir yaştan itibaren kendine ait dünyasını verir. Bu dünyada ailenin öteki bireyleri, çocukların ilgi alanına giren oyuncaklar ve gün içindeki davranışları üzerinde durulur. Okula başlamasıyla çevresi ve ilgisi değişen çocuk, evde öğrendiklerine yenilerini ekleyecektir. Okulla ilgilii özel günler, arkadaşları, oyunları değişecektir.

 

Dört Mevsim, adına uygun metinlerden oluşur. İlkyaz ile başlayan yılın mevsimleri kış ile biter. Böylece bir yıl içinde çevrede ve okulda olanlar, görülenler, yapılanlar, yaşananlar ve bunlarla birlikte sürekli değişiklikler çocuk dünyasına göre bu kitapta yer alırlar. Çoğunlukla dıştan bakılarak görülenlerin anlatıldığı çevrede olup bitenler, yer yer çocukların dilinden de verilir. Bütün olarak çocuğun çevresi olan tabiat mevsimlerde aldığı değişikliklerle tasvir edilerek anlatılır. Bitkiler ve kuşlar üzerinde daha çok durulur. Baharın habercisi olan kardelen, evlerin bahçelerinde renk renk çiçeklerle donanmış olan meyve ağaçları, bu çiçeklerle oluşacak olan kırmızı kirazlar, çiçeklerle dolmuş gibi görünen ilkbahar güneşi tabiattaki canlanmayı gösterir. Çiçeklerle birlikte yeni günlerin belirtisi olarak gittikleri yerlerden dönen göçmen kuşlar dikkati çeker. Tabiattaki bu yeni dumunu Engüllü’nün “Neler Bekler Çayırda” adını verdiği şu kısa metinde bütün olarak görmek mümkündür.

 

“İşte meleyen kuzular

İşte kuşların türküleri

İşte renk renk çiçekler

Hepsi bir araya gelmiş

İlkyazda bizi

Çayırda bekler.”(Dört Mevsim, s.12)

Yaz mevsiminde olgunlaşan meyveler ve başaklarla birlikte tabiatta görülen yenilikler önemlidir. Çalışmanın sonucu olarak elde edilenler kışın rahat ve huzur içinde geçmesini sağlayacaktır. Arının çalışkanlığı kovanları bal ile dolduracaktır. Her insan bir ara olmak zorundadır. Kış mevsiminde kardan adam yapmak, kar topu oynamak hakkı ancak çalışmayla elde edilir.

 

Avni Engüllü çocuklar için yazdıklarında genellikle kısa mısraları tercih etmiştir. Yer yer dörtlüklerden de faydalanmıştır. Serbest söyleyişlerde de bir ölçünün olduğu görülür. Düzenli bir kafiye yapısına bağlı kalmamıştır, ancak belirli bir ahengin varlığı dikkati çeker. Çocukları konuşturduğu yerlerde ve yaptığı tasvirlerde çocuğun dünyasına yaklaşmayı başarmıştır. Anlatımda tahlilden çok, tasvirleri benimsemiştir. Bu anlayışla, çocuklara çevreyi tanıtmak istemiştir. Çocukların seviyesine uygun bir dil ve anlatım benimsemiş olması önemlidir.

 

Avni Engüllü’nün ilk titaplarından biri olan Söğüt Altı hikâye türünde yayımlanmış olan tek kitabıdır. Bu kitaba girmemiş olan hikâyeleri de vardır. Hikâyelerde daha çok aşk, aile, kadın ve yoksulluk konuları üzerinde durulur.    Hasena’nın dışındaki hikâyeler şehir hayatıyla ilgilidir. Toprağa Dönüş’te ise, köy ile şehir arasında yer yer karşılaştırmalarla, köyden şehre göçün doğuracağı sıkıntılara dikkat çekilir. Hasena’da saf ve temiz duygularla birbirine seven iki gencin evlilikle biten aşkları ağır basar. Sadece bu hikâyede Engüllü, ülkeyi işgal edenlerle işbirliği yaparak köylülere zulmedenlere yer verir.  Şehir hayatında üzerinde durulan ailelerin geçim sıkıntısı beraberinde birtakım huzursuzluklar getirir. İster istemez çocuklar bundan etkilenir. Zaten Engüllü’nün hikâyelerinde kadınlar ve çocuklar önemlidir. İki tür kadın vardır. Biri, işi gücü olmayan, hayatı dedikodu olarak anlayan ve çevrede olup bitenlere her an birşeyler ekleyip büyüterek başkalarına anlatmak olarak gören kadınlardır. Bunlar aranılan ve istenilen kimseler olmaktan uzak, sözü ve özü birbirine uymayan kadınlardır. Engüllü böylelerini mizah yoluyla vermekte başarılıdır. İkincisi ise sorumluluğu olan, hayatın yükünü taşırken şikâyet bile etmeyen mütevekkil kadınlardır. Çocuklar ve tren birbirinden ayrılmaz iki varlık olarak görülür. Kitabına girmemiş olan hikâyelerden Küçük Tren ve Kayısı Şekerpare’de bunları görmek mümkündür. Çocukları gezdiren babanın gördükleri karşısında kendi çocukluğunun saf ve güzel günlerine dönmesi, iç içe birtakım olayları anlatmaya zemin hazırlamıştır. Bunlarda, hikâyelerin yapısına bağlı olarak rüya ve hayal motiflerine yer verilmiştir. Köyden şehre göç gibi, ülkeden ülkeye göç de ailelerin parçalanmasında etken olmuştur. Bu ortak yönlerin dışında; suç ve suçsuzluk psikolojisinin verdiği huzursuzluk (Bir Tutuklunun Güncesinden), yaşlıların parklarda geçen günlük hayatları ve hatıralarda yaşamaları (Hava Bir İlkyazı Muştular Gibiydi) gibi birbirinden farklı konular üzerinde de durulur.

 

Klasik ve modern bir hikâye arasında gidip gelen Avni Engüllü, edebiyatın bu türüne fazla ilgi göstermemiştir. Esasen hikâyelerin çoğunda onun şair kimliği hissedilir. Yer yer şiirleşen bir anlatımı vardır. Kitabına girmemiş olanlardan “Hasena” ve Söğüt Altı’nın ilk metni olan “Yeşil, Mavi, Kırmızı” buna örnek olarak gösterilebilir. Bazı hikâyelerin son paragraflarının gözardı edilirse, hikâyelerdeki merak unsurunun arttığı görülür.

 

____________________________________________________________________________________________

* Üsküp Kiril ve Metodiy Üniversitesi Blaje Koneski Filoloji Fakültesi ve Ankara Gazi Üniversitesi öğretim üyesi

1 A. Engüllü “Yarı Kalan Düşünceler” ve “Yarı Kalan Mısralar”a şiir demiş olmakla birlikte, bunlar nesre daha yakındır. Yer yer şiir diliyle mensureye yaklaşıldığı olur.

2 İki kitaptaki metinlerin yazılışı bu şekildedir. Mısra başı yapılmamış, noktalama işaretleri ve büyük harf kullanılmamıştır.